Popüler Korku Türü Teen Slasher

Eski sanatsal gerilim filmlerini izleyenler azalmış. Dario Argento gibi sanatsal gerilim çeken yönetmenler unutulmaya yüz tutuyor. Çağımızın yeni modası teen slasherler peki nedir teen slasher?

Slasher film , insanların katledilmelerini ya da korkunç ölümlerini gösteren korku filmlerine denir. 70’li yıllarda ortaya çıkan bu film türü 80’li yıllarda altın yıllarını yaşamıştır. Slasher filmlerinin de bir alt türü vardır.Bu tür ilgi çektiği için ortaya çıkmıştır.Bu alt türün adı ise “teen-slasher”‘dır. Teen slasher, gençlerin öldürüldüğü ya da öldüğü filmlere denir. En iyi Teen Slasher örnekleri;

  • Cadılar Bayramı
  • Teksas Testere Katliamı
  • Elm Sokağı Kabusu
  • 13.Cuma
  • Son Durak

https://i1.wp.com/www.slashfilm.com/wp/wp-content/images/mandy-lane.jpg

  • ÇığlıkTürün başlangıcını büyük usta Hithchcock‘un 1960 yılı yapımı başyapıtı “Sapık”a (“Psycho”) kadar götürenler olsa da türün olmazsa olmazlarından olan ‘gore’ öğesini kazanması 1974 yapımı “Texas Chainsaw Massacre”la gerçekleşti. Gelin 70’lerin ikinci yarısıyla sinema dünyasına damgasını vuran türün bazı klasiklerini hatırlayalım: “Texas Chainsaw Massacre” (1974)
    Tobe Hooper imzalı bu film, gerek yarattığı karakterlerle gerekse gerilimi tırmandırmada izlediği yolla “Halloween” dahil birçok filme ilham kaynağı oldu denebilir. Şiddet dozunu ayarlamadaki başarısı, izleyiciyi kurbanla özdeşleşmeye zorlayan yapısı, sapık katili bir maske arkasına gizlemesi, türün klasikleri haline gelecek filmler dahil olmak üzere birçok filmde taklit edildi. Sapık katilin kullandığı elektrikli testere ise, yalnızca teen-slasher türünde değil, sıradan macera filmlerinde bile bu filme saygı duruşunda bulunmak için kullanılacak bir ikon haline geldi. “Halloween / Cadılar Bayramı” (1978)
    Birçok kişi türün gerçek başlangıcı olarak usta John Carpenter‘ın Halloween‘ini kabul eder. Film, sapık katili her tür sosyal etkiden uzakta, doğuştan kötü olarak çizmesiyle, onun bu hale gelmesinde hem psikolojik hem de sosyolojik her tür açıklamayı dışlar. Kötülük Michael Myers‘ın genlerinde vardır. Bunun dışında, Myers‘ın kadın düşmanı olması, ebeveynlerinin evde olmadığı akşamlarda erkek arkadaşıyla oynaşan genç kızları kurban olarak seçmesi ve onun zulmünden tek kurtulanın daha münzevi (muhtemelen bakire) bir karakter olması, türün izleğini oluşturacak özelliklerden birkaçı. Tabii ki “katilin cesedi filmin sonunda bulunamadıysa”, yönetmenin aklında bir devam filmi olduğunu düşünmemiz gerektiğini bize öğreten de “Halloween” oldu. “Friday the 13th / 13.Cuma” (1980)
    “Halloween”de Carpenter‘ın kullandığı birçok şeyi taklit etmesiyle, “Friday the 13th” (“13. Cuma”), türün kendi geleneğini, kendi şablonlarını oluşturmasına aracılık eden ilk filmdir. “Halloween”deki öyküyü daha çok kan ve cesetle süsleyen film, mekânı Amerikan banliyösünden alıp göl kenarındaki kamp yerine taşımasıyla, doğanın tekinsizliğinden de faydalanıyordu. Filmin türe en büyük katkısı bir koreografiye dönüştürdüğü cinayet sahneleri ve ‘ahlâksız’ gençlerin bu türde yaşama şansları olmadığını izleyicinin zihnine kazıması oldu. Sapık karakterinde anne ile oğul arasında kurduğu bağla “Psycho”ya yaptığı gönderme, türün atası olarak Hitchcock‘u görenler tarafından coşkuyla karşılanmıştı. “A Nightmare on Elm Street / Elm Sokağı’nda Kabus” (1984)
    Freedy Cruger, ‘teen slasher’ türü içinde bizim kuşağın en iyi hatırladığı sapık katildir herhalde. Ne de olsa filmlerini televizyonlarda defalarca izledik ve ölümüne üç boyutlu gözlüğümüzü takarak oturduğumuz sinema koltuğunda tanık olduk. Daha sonra “Scream”i yöneterek tür içinde bir devrime daha imza atacak olan Wes Craven, tür içinde günahkâr gençlerin öldürülmesi şablonunun yerine, ebeveynlerinin hatalarının bedelini ödeyen gençlerin öldürülmesini oturtarak bir ilke imza attı. Ayrıca Freedy‘nin, öldürüldükten sonra bilinçaltına sıçraması ve varlığını orada sürdürmesi, filmi hem farklı okumalara açık hale getirmiş, hem de izleyiciyi de kurbanlar gibi çaresizlik içinde bırakmıştı. Ne de olsa Elm Sokağı’nda geçen gecelerden sonra birçoğumuz Freddy tarafından ziyaret edildik. “Scream”den sonra yeni dönem ‘teen slasher’lar Yukarıda saydığımız klasiklerin tümünün devam filmleri de yapıldı. 80’lerin ilk yarısında, gerek bu devam filmleriyle gerekse yeni yapılan filmlerle tür altın çağını yaşadı denebilir. Ancak, gişede belirli düzeyde başarı elde etmesi nedeniyle, yapımcıların devam filmlerine destek olması ve senaristlerin yaratıcılık krizine girmesiyle ‘slasher’ türü 80 sonlarında düşüşe geçti. Bu düşüş, 1996 yapımı “Scream”e kadar devam etti. “A Nightmare on Elm Street” gibi bir klasikten sonra Wes Craven, Scream filmiyle türde ikinci perdeyi açtı. Bu dönemde öne çıkan filmlerin bazıları: “Scream / Çığlık” (1996)
    “Scream”in senaryo yazarı Kevin Williamson, pekçoğumuzun farkında olduğu bir şeyi kaleme aldı: Korku filmleriyle büyümüş bizler, türün tüm şablonlarına hakimdik artık. Dolayısıyla, sevişirken ölen, katille evinde karşılaştığında nereye kaçacağını dahi bildiğimiz kurbanlar ya da gizemli ve ‘cool’ sapık katiller tatmin etmiyordu bizi. İşte “Scream”, bu ortamda kurban konumundaki karakterlerini de olacaklar konusunda izleyici kadar bilinçli yapmasıyla türe bir yenilik getirdi. Ancak, bu bilinçlilik hali sonucu değiştirmiyordu. Hatta nasıl öleceğini bile bile ölen kurbanlar aracılığıyla film, türün klasiklerine kahkahalarla gülen yeni kuşak izleyiciyle dalga geçiyordu bile diyebiliriz. “Scream”, 90’ların ikinci yarısında ‘korku filmi olduğunun farkında’ olan filmler için bir başlangıç oldu (Hatta “Scream 2”de Craven bunu bir adım öteye taşıyacak ve ‘devam filmi olduğunun farkında olan bir korku filmi’ yapacaktır). “I Know What You Did Last Summer / Ne Yaptığını Biliyorum!” (1997)
    Yine Kevin Williamson imzalı bu film, doğal olarak “Scream”in açtığı yoldan yürüyordu. Filmdeki kurban karakterler, bu sefer korku filmi klişeleri yerine, bu filmlerin birçoğunun dayandığı yerel efsaneler konusunda bilgi sahibiydi. Ama “Scream”de olduğu gibi bilgi sahibi oluşları bir işe yaramıyor, sadece çaresizliklerini perçinliyordu. “Ne Yaptığını Biliyorum” (“I Know What You Did Last Summer”) da “Scream” gibi, hem türün klişelerini, hem onlara kaynaklık eden yerel efsaneleri kullanıyor; hem de izleyiciyi korkutmaya çalışıyordu. Açık olan tek şey, izleyicinin pek korkmadığı. “Urban Legend / Gerçek Efsaneler” (1998)
    Jamie Blanks imzalı “Urban Legend”, tür içindeki filmleri ya da onlara kaynaklık eden efsaneleri değil, internet sayesinde kitle iletişiminin inanılmaz bir hız kazandığı günümüzde, ‘chat’leşirken birbirimize anlattığımız ve ‘bunu başka bir yerde daha duymuştum’ hissi yaratan modern efsaneleri çıkış noktası olarak alıyordu. Filmin sapık katili, bu efsaneleri bilen ve eğlenmek amacıyla sürekli olarak birbirlerine anlatan kurbanlarını yine bu efsaneleri taklit ederek öldürüyordu; dolayısıyla “Urban Legend” da “Scream”in açtığı yolda, kendinin farkında olan bir film olmayı sürdürüyordu. “The Faculty / Fakülte” (1998)
    Senaryosuna yine Kevin Williamson‘ın imza attığı ve Robert Rodriguez‘in yönettiği “The Faculty”, bilimkurgu janrıyla ‘teen slasher’ı karıştırmasıyla dikkat çekiyordu. Don Siegel‘in başyapıtı (daha sonra 1978 yılında Philip Kaufman tarafından yeniden çekilen) “Invasion of the Body Snatchers”taki, uzaydan gelen garip bir yaşam formunun insanların vücudunu ele geçirmesi teması üzerine kurulu film, bu özelliğiyle ‘teen-slasher’larda zaten varolan paranoyayı üst düzeye çıkarmayı amaçlıyordu. Liseli gençlerin, öğretmenlerinin gerçekten öğretmenleri mi olduğu yoksa uzaylı mı olduğu paranoyasını, ‘teen-slasher’lara has bir öldürülme korkusuyla harmanlayan film ilginç bir denemeye soyunsa da eleştirmenler tarafından pek beğenilmedi. Ne yazık ki, “Scream”le başlayan bu ikinci furyanın aktörleri de tarih derslerini pek iyi çalışmamıştı. İlk dönemde türün inişe geçmesini sağlayan tüm hataları tekrarladılar. İlk dönemdeki filmler nasıl “Halloween”ı şablon kabul edip, onu taklit etmeye çalıştıysa bu filmler de gişe başarısını getiren “Scream”in yolunda ilerlemeyi tercih ettiler. Filmlerin senaryolarında ve anlatım yapılarındaki benzerliklerin yanında oyuncu seçiminde de aynı eğilimi gösterdiği gözleniyordu. Hepsi TV’de ünlenen genç yüzleri kullanıyordu. Yüzleri çabuk tüketilemeye çok elverişli olan bu isimler, izleyicinin bu filmleri aynıymış gibi algılamasına yol açıyordu. Ve tabii ki biraz ses getiren her filmin devamı yapıldı. 2000 yılında “Scream 3” vizyona girdiğinde, bu türde yapılmış her şeyi şikayet etmeden izleyen fanatikler bile “Ne izleyeceğimi çok iyi biliyorum, bu filme niye gideyim ki?” havasına bürünmüştü. İlginç olan, filmlerin gittikçe kötüleşmesiyle kurtulma umudu olarak yine klasiklerin görülmesi. Geçtiğimiz sezon izlediğimiz “Korku Bayramı 2 (Halloween: Resurrection)”, “Halloween” hayranlarının da zaten fazla olmayan beklentilerinin- bile karşılamaktan çok uzaktı. Keza, yine geçen sezon, sessiz sedasız vizyona giren “Hasat” da korku filmi meraklıları arasında bile bir kıpırdanma yaratamadı. Yüm bunlar türe dair, yaratıcı bir çıkış umutlarını günden güne azaltırken yapımcıların ve de dağıtımcıların, ısrarla sıradan ‘slasher’lara para yatırması gerçekten ilginç. Bu hafta vizyona giren “Korku Kapanı” (“Wrong Turn”) da maalesef bu sıradanlık halkasına eklenen bir film olmanın ötesine geçemiyor. Israrla teen-slasher alt-türünün üstüne gidenler, “Scream”e kadar yaşanan tıkanmada, pek çok yönetmenin yaptığı gibi, çözümü yine yanlış yerlerde arıyorlar. Türün fanatikleri ise ikinci bir “Scream” vakasının ne zaman gerçekleşeceğini merakla bekliyor…

https://i2.wp.com/img2.timeinc.net/ew/dynamic/imgs/071029/horrormovies/texas_l.jpg

Reklamlar

Cannibal holocaust

60 ülkede yasaklanan İtalyan yapımı Cannıbal Holocaust’un hala gerçek bir snuff olup olmadığı tartışmaları devam ediyor. Yönetmenin bu tartışmalar yüzünden 1 ay hapis yattığı film son derece mide zorlayıcı filmler arasındadır. Bir istismar sineması örneğidir. Günümüzde bile izlenmesi zor grafik şiddetti içermektedir. Belgesel gibi el kamerasıyla çekilmesi filmi son derece gerçekçi kılmıştır. Filmde grafik  şiddetti sizi rahatsız etmese bile filmin can alıcı yerlerinde çalan sinir müzik kesin sinirleri bozacaktır. Filmlerde kötü oyunculuklardan bile bahsetmiyorum.

Filmin ilk yarısı profesörün kayıpları aramasını ikinci yarısı ise çoğunlukla orada olan biteni, ele geçirilen video görüntülerinden izlemekle geçiyor. Bu yüzden bazen sıkılabilirsiniz. Bu arada snıff konusuna bir dönelim. Film gerçek bir snuff değil bu bir efsane. Fakat hayvanlar gerçekten öldürüldüğü için türe en yakın filmlerden biridir. Ama bu film ne kadar vahşette olsa Uygar ile ilkel arasındaki farkı en iyi anlatan sanatsal filmlerden iyi oyunculuk olsaydı. Şu an kült korku filmleri arasına bile girebilirdi.Gel gelelim video olayına…

Aslında bu video olayı iyi bir fikir. Görüntülerde yaşanan bozulmalar, zamandaki atlamalar, belgeselcilerin gitgide sapıtması iyi düşünülmüş. Ama burada duygusal açıdan izlediklerimizin etkileyici olması için o kişilere sempati duymamız lazım ama ne mümkün, o kadar kötü gösterilmişler ki hiçbir şekilde onlar hakkında üzülmemize imkan yok hatta bir yerden sonra ölmelerini bile isteyebiliriz. Keza yerliler de çoğu sahnede yaşamayı haketmeyen vahşiler olarak gösteriliyor. Geleneklerine hakaret edildiği için çıldıran yerliler sanırım çok daha mantıklı olurdu. Bu filmden çıkartmamız gereken ders ne kadar eğitim alsak bile bazen insanların ilkel insanlar gibi vahşi ve acımasız olduğunu gösteriyor.  Gösteriyor ama film mantıksız ki iyi yönlerini çıkartamıyoruz. 5 m ötelerinde arkadaşları ikiye ayrılırken onu kameraya çeken arkadaşlar çok mantıksız olmuş. Ya insan yardım eder ya da kaçar. Bu film bittikten sonra aklınızda eminim ki grafik vahşetinden başka birşey kalmayacaktır.

Ama efektler konusunda tebrik etmek gerekir o kadar gerçekçi olmuş ki bazı yerlerinde oturdum düşündüm bu kazığa oturtma ve penis kesme sahnelerini nasıl yapmışlar o zamanın teknolojisi ile şimdi bile zor olan işi değil mi?

Tüm bu hayvan katliamı, oldukça gerçekçi insan öldürme sahneleri, şok eden dini ritüeller ve geleneklerin (Tükürükle mayalanan içkiyi içmek, yeni doğan bebeği gömmek vb.) olduğu sahneler ister istemez ekran karşısına izleyiciyi kilitliyor. Beraberinde doğal ortamın sağladığı iyi bir atmosferi ve tedirginlik hissi var. Ben filmin affedilemez yönlerine rağmen yarattığı bu atmosferi beğendim. Diğer çok tepki çeken filmlere (Faces of Death, Guinea Pig vb.) nazaran daha olumlu yorumlar almasını da buna bağlıyorum. Yoksa O kadar başarılıda değil.

Mustafa Türkan

Fransız Korku Sineması Dalgaları

Fransız sinemasının ‘sanat filmi’ üreten bir zihniyetle sinema külliyatında yer aldığını cümle alem bilir. Ama Frabsa ilk başlangıçlerı olan yüksek tansiyon ile korkuya yeni bir dalga getirdiler. Son örnekleri olan İşkence Odası ile yeni bir soluk getirme çabaları sonuç verdi. Ve olumlu tepkiler aldılar. Peki Ya bu Fransızlar nasıl oldu da korku ikolü yaratma çabasına girdiler. Fransızlar hani aşkan romantizm’den başka bir şey anlamazlardır.

https://i1.wp.com/i40.tinypic.com/a2ghgi.jpg

Ancak ülkenin korku sinemasında altı yılda boy gösteren atılım, bir şekilde geriye dönüp ‘böyle bir yükseliş nasıl olabilir?’ diye sorgulamamıza sebep oluyor. Zira ülke sinemasının geleneğinde kara film olsa da ve hatta George Melies’nin katkılarıyla sayısız fantastik yapıt üretilse de ‘korku’ denince aklımıza gelen ‘önemli yapıtlar’ın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Örneğin kara film üretimiyle dikkat çeken Henri-Georges Clouzot’nun “Şeytan Ruhlu İnsanlar”ı (“Les Diaboliques”, 1955) gotik alt türünün bir örneği olarak türe ucundan dahil edilebilir. Ancak tarihteki en önemli Fransız korku filmi kuşkusuz “Les Yeux Sans Visage”dır (“Eyes Without a Face”, 1960). Georges Franju’nun ilk filmi, bazı kaynaklara göre Fransız Yeni Dalgası’nın milatlarından biridir. Buradan yola çıkınca da ülke sinemasının kaynağında ‘bir korku filmi’nin işlevsel bir rolü olduğunu görebiliyoruz.

FİLMLERE GÖZ ATALIM.

Bence fransızlara bir tebrik borcumuz olmalıdır. Sonuçta ne kadar filmleri pek sevilmesede durmadan ucuz b-movie korkuları ile ayakta durmaya çalışan Fransızlar bir başarı öyküsüne imza attılar. Hadi gelin filmleride inceleyerek fransızların nasıl korku dalgasına girdiği görelim.

Herşeyin başlangıcı bana sorarsanız Yüksek Tansiyon oldu. Yüksek Tansiyon ne kadar güzel ve vurucu bir filmde olsa kendi ülkesinde korkuya öcü gibi bakan insanlardan destek alamadı. Ama bu yinede yurt dışındaki başarısını durduramadı. Peki ama Yüksek Tansiyonun kaynağı neydi? Kaynağına ise 70’ler İtalyan korku sinemasındaki tür kırması örnekleri ve onların stilize görsel yapılarını, 60’ların istismar filmlerini, 70’lerin Amerikan slasher filmlerini alırken, arka planına da elbette ‘Fransız sanat sineması’ geleneğinin alt metinlerini yerleştiriyordu. Zira film, özünde lezbiyen bir aşk hikayesiydi. Ancak bu öykü, slasher, istismar filmi ve splatter film kalıplarıyla anlatılıyordu. Zaten bütün özgünlüğü de buradan geliyordu. Hem psikolojik ve felsefik olarak zengin, hem de korkutucu ve mide zorlayıcı bir filmdi. Eskilerde unutulan İstismar sineması ögelerini günümüze getiriyor ve bizi son derece zorluyordu. Ama yinede modernleşen insanların olaylara modern bakış açısı bir İstismar sineması örneği olmasını engelledi. Ama yüksek tansiyonun son derece güçlü bir film olan Teksas Katliamından güç alarak Kırsal kesimde yaşayan insanların şiddette yakınlığını anlatmayı son derece iyi başarıyordu. Filmin son dakikalarında bizi ters köşeye yatıyor ve akıl almaz finalinde de insanlara kendini sevindiriyordu. Peki ya Yüksek Tansiyondan sonra ne oldu?

https://i2.wp.com/yenisafak.com.tr/resim/site/sinirda0e7f668b0e67cb30by.jpg

3 Sene İçinde Fransızlar Kendi Adlarını Taşıyan Bir Korku Alt Türü Yarattılar. Bunun adına da biz “Yeni Fransız Dehşet Sineması” dedik. Bir kaç pisikolojik gerilim filminden sonra(Kutsal Bakire) sinema filmleri değişmeye başladı. 2006 yılında Sheitan ve Onlar,2007 yılında ise İçerde ve Sınırda bu geleneği sürdürmeye devam etti. Şimdi kısaca biraz onlara da göz gezdirelim. Sheitan el kamerasıyla çekilen kırsal bölgede şeytana tapan insanları anlatıyordu.  Yine kırsal kesine yapılan bir gönderme niteliğinde olan serbest bir deneme olarak görülür. Fakat istismar seviyesi oldukça yüksek tir. Onlar ise yine aynı kırsal bölgedeki şiddeti tema edinip buna gerçek bir hikaye deyip katilin kim olduğunu belli etmeyen bir filmdi. Çoğu kişi tarafından başarılı buldu. Atmosfer olarak gayet başarılıydı. Aslında bölgedeki çocuk çetesine dayanan konusuyla diğer korku filmlerinden kan oranu apacık belli olacak şekilde düşüktü. İçerde Ve sınırda ise bunların arasında en cesuruydu. Ama cinsellik açısından bakılırsa da Sheitan son derece cesurdu. İçerde kapalı mekanda iki kadının mücadelesi anlatan klostrofobik atmosferi ile itelyan filmleri gibi türü belirsiz filmlere sınıfına götürüyor. Film hem kan hem atmosfer bakımından son derece başarılı bir korku filmi sunuyordu. Sapına kadar bir istismar filmiydi.

Sınırda ise içindeki politik göndermeleri ile gerilim filmi başlasa da yamyam nazi ailesini anlatmaya başlamasıyla istismar filmine dönüşüyordu. Kan oranı yine yüksek olan bir yapımdı. İçerde ve sınırda fransız sinemasında korku anlayışı belirlediler. Türler arasında geçişler yapan gore dozu hayli yüksek bir sinema yarattılar.

https://i0.wp.com/sinemaseyret.turkblog.com/public/blogs/sinemaseyret/2009/05/04/i__k.jpg

Fakat fransız sinemasına yenilik getirmiyorlardı. Günümüze bakarsak bu yıl çıkan İşkence odası yüksek tansiyondan sonra en yenilikçi olanıydı. İlk 45 dakikası gerçek şiddet iken devamında pisikolojik-gerilimi andıran atmosferden güç alan bir yapımdı. Çoğu sinema sitesine göre 3 bölümdü. İşkenceden kaçış,evde işkence,işkence seansı…70 lerde gördüğümüz cesur korku sinemacıları şu an 2000 lerin Fransız yönetmenlerinde görüyoruz. Fransız sineması kadınları şiddette kullanan,alt türlerde gezinirken bize değişik duygular yaşatan lezbiyenlik ve pisikolojik temalarını kullanan yeni bir cesur sinemacılık dalgası.

Mustafa Türkan

Kanlı Kontes

monsters3elizabethphoto04dp3sm.jpg

600 den Fazla Kizin Katili Elizabeth bathory (Macarca Erszebet Bathory) 1560 Yilinda , Vlad Tepes Oldukten Tam 100 Sene Sonra , Macaristan in En Zengin Ve Koklu Ailelerinden Birinde Dogmustur.Atalarindan Prens Steven Bathory , 1546 da Vlas Tepes Eflak ta Tacini Geri Isterken Ona Yardim Etmistir.Elizabeth Dogdugu Siralar , ailesi Macaristan in en soylu ve en zengin ailelerinden biriydi.Kuzeni Macaristan BasbAkaniydi.Amcasi Stephan ise daha sonra Polonya Krali olmustur.Bathory ailesi zengin ve soylu olmasinin disinda , cok guclu iliskilere ve tanidiklara sahipti.
Elizabeth Bathory daha 4-5 Yasindayken sara nobetlerine katlanmak zorunda kaliyordu ve sorunlu bir cocuk olarak yetisti.Sorunlu ve cekingen yapisina ragmen genel olarak entellektuel , becerikli ve akilli bir kadindi.1575 sonbaharinda,15 yasindayken,25 Yasindaki Kont Ferencz Nasdasdy ile evlendi ve kendi soy adini devam ettirmek icin kendi soyadini ona verdi.Evlilikten sonra Csetjhe kalesi ne yerlestiler.Kale Macaristan in kuzeybatisinda ,sehire yukardan bakan bir tepede yer aliyordu.Evlilik aslinda Nasdasdy ailesinin bir sinif atlama cabasiydi.Cunku daha guclu olan Bathory ailesi onlardan daha ust bir statude bulunuyordu.Evlilikten sonra bir cok spekulasyonlar olustu.Evlilikten sonra Nasdasdy ailesi daha soylu bir konuma atlamis oldu.Evlilik,meyvesini ilk birkac yil icinde verdi ve birkac cocuk dunyaya getirdiler.Kont Ferencz zamaninin buyuk bir kismini,evinden uzakta,Turkler ile savasarak geciriyordu.Savas alaninda cesur ve guclu bir askerdi ve hayatinin son doneminde Macaristan in ”Kara Kahramani” olarak anildi.Evli olduklari 25 yil icerisinde,kocasi savasa gittigi icin yalniz kalan Elizabeth in hayati gittikce daha can ****** bir hal aliyordu.Zaman oldurmek icin saatlerce ayna karsisinda guzelligine bakiyordu ve genc erkeklerle birlikte oluyordu.Zaman zaman kalede,sado-mazosist lezbiyen partileri veriyordu.Bir seferinde bir erkekle birlikteyken kocasi tarafindan yakalandi,ama kocasi onu affetti.20 li yaslarinda,kolelere iskence yapmanin ona zevk verdigini farketti.Neden boyle oldugu bilinmiyorsa da,tum yaptiklarindan,onun baskalarinin aci cekmesinden zevk aldigi anlasiliyordu.
Anlatilan bir hikayeye gore;bir gun,genc bir hizmetci kiz,Elizabeth in sacini tararken yanlislikla biraz ceker,ardindan cok sert bir tokat yer ,burnundan akan kan Elizabeth in eline gelir ve o,kizin guzelligini aldigini dusunur.Ardindan erkek usagi Johannes Ujvary e kizi soymasini soyler ve kizin kollarini bir ficinin uzerinde tutarken atar damarini kestirir.Genc kiz oldukten sonra Elizabeth bu kanla banyo yapar.Artik genc kalmanin yolunu buldugunu ve vampirizim ile gelen bu kanin hayati oldugunu dusunur…Bundan sonraki 10 yil icerisinde Elizabeth Bathory nin yardimcilari ona bircok guzel guzel kiz getirdiler.Sadece o cevreden degil bircok sehirden kole adi altinda getirilen kizlar,kanlarinin banyo yapmak icin kullanilacagini bilmeden kaleye gidiyorlardi.Elizabeth bir sure sonra Dorotha Szentes(Darko) adli gercek bir buyucuden buyu ile ilgili bilgiler almaya basladi.Bunun uzerine Darko Elizabeth in sag kolu oldu.Bunun yaninda eski hemsiresi Iloona Joo,erkek usagi Johannes Ujvary ve Anna Darvula adli hizmetci kiz da ona yardim ediyordu.Onlarinda yardimi ile Cetjhe kalesi Tum kotuluklerin merkezi haline gelmeye baslamisti.Elizabeth daha cok genc kizlari seciyordu.Kizlari baglayip,ayak parmaklarinin arasina yaglanmis kagitlar koyup onlerinde ates yakiyordu.Bir sekilde atesten kacmak icin kivranan kizlarin ayaklari alev almaya basliyor ve sonra tum vucutlari yanmaya basliyordu.Bilinen bir baska iskence yontemi ise,kizlarin agizlarini,cenelerini birbirlerinden ayirana kadar cekmesi idi.Huyu iyi oldugu gunlerinde kizlari soyarak erkek misafirlerin onune cikartiyordu.20 li yaslarin sonuna dogru iki kizindan ve bir oglundan sIkIlan Elizabeth,onlari evlatliktan reddetti ama onlari iskence ortamina sokmadi.Yillar gectikce masum kizlarin kanina olan ihtiyaci artiyordu.Yeni iskence yontemleri gelistirmisti.Mesela Kizlari tamamen bal ile kaplayip onlari bocek ve arilarin onune atiyordu.Bir baska iskence yontemi ise soguk su yontemi idi.Esir aldigi kizlari 0 derecenin altinda,sogukta,buz gibi suyla,donarak olene kadar yikiyordu.Kocasinin olumunden sonra,kendisiyle ve guzelligiyle daha cok ilgilenmeye basladi.Ardindan onu genclestirdigini dusundugu kan banyolari basladi.Kaleye getirilen kizlarin kanini emiyor ve acilan yaralarindaki etleri yiyordu.Kontes Alman saatcilerinden ve demircilerinden iskence aleti siparis ediyordu.Bir sure sonra Csetjhe Kalesi tamamiyle bir iskence merkezi haline gelmisti.Civili kafeslerde kizlari olduruyor,onun icin ozel yapilmis bu kafeslerin altina girip,kanin akmasi icin yapilan delikten banyo yapiyordu.Elizabeth bazen ic guzelligi icin onlarin kaninida iciyordu.Bir sure sonra artik bu basit kole kizlarin kanlarinin bir ise yaramadigini dusunen Kontes,daha asil ailelerden koleler almaya basladi.
Elizabeth in teroru uzun yillar devam etti .Kurban listesi gun gectikce artiyordu.Kontes kurbanlarinin isimlerini calisma masasindaki defterine yaziyordu.Cesetler kalenin koridorlari altinda yakiliyor ve ormana atiliyordu.Genc kizlar egitim veya calistirma adi altinda kandirilarak kaleye getiriliyorlardi.
40 yasina yaklasmisti ve yavas yavas yaslandiginin belirtileri ortaya cikiyordu.Ne yaparsa yapsin bunlari ortadan kaldiramiyor ve guzelligini kaybetmeye basliyordu.Bununla beraber Elizabeth yavas yavas cevre koylerde de konusulmaya baslanmisti.Hakkindaki ve Csetjhe Kalesi hakkindaki dedikodular Macaristan imparatoruna kadar ulasmisti.Bunun uzerine imparator tarafindan,Elizabeth in basbakan olan kuzeni Kont Cuyorgy Thurzo ya kaleye baskin duzenleme gorevi verildi.30 aralik 1610 da Elizabeth in kuzeni tarafindan yonetilen bir grup asker Csetjhe Kalesi ni gece bastilar.Hepsi kaledeki korkunc goruntuden saskina dondu.Ana holde yatan bir kiz cesedinin kaninin emildigi anlasildi.Bir baska tarafta vucudu delinmis ve hala canli olan bir kiz yatmaktaydi.Daha sonra kesfedilen zindandan ise bazisi iskence gormus bir cok kiz hucrelerde beklemekteydi.Kalenin altinda yaklasik 50 olu kizin cesedi bulundu…Kale basildiktan sonra Elizabeth in yardimcilarida cezalandirildi.Parmaklari kesilerek atese atildilar ve kaziga baglanarak yakildilar.Elizabeth cezasini agir bir sekilde cekti.Hayati boyunca kendi kalesinde neredeyse tamami duvarlarla cevrili bir odada kalacakti.Odada sadece bir delik acilmisti ,o da yemek vermek ve nefes almasini saglamak icindi.Bir gun yemek vermeye gelen gorevlilerden biri Elizabeth e verdigi yemegin hala ayni yerde oldugunu ve dokunulmamis oldugu farketti.21 agustos 1614 de,54 yasindaki Elizabeth Bathory olu olarak bulundu…
Elizabeth Bathory nin kapatildigi kule su andaki Slovakya da Bulunmaktadir.Tum yaptiklari ve suclari da Macaristan Devlet Arsivinde yer almaktadir.Elizabeth Bathory nin olumunun ardindan kale bosaltildi ve terk edildi.Kontes Bathory ailesinin mezarligina yerlestirildi.Elizabeth Bathory nin tum bu yaptiklari ilerki zamanda ilham kaynagi oldu.1970 lerde cekilen “Drakula Kontes”adli filmin hikayesi Elizabeth in oykusunu anlatiyordu ve filmdeki ana karakterin adi Mathory idi.Soylenenlere gore Bram Stoker in Dracula yi yazmasindada Elizabeth Bathory buyuk ilham kaynagi olmustur.
Ozellikle Elizabeth Bathory nin hikayesine yabanci olanlar icin , “nasil” ve “neden” sorulari merak uyandirici olabilir.Bizler kurallarin oldugu , kotu davranislarin engellenmeye calisildigi bir zamanda ve toplumda buyuduk ve yasiyoruz.Hepimizin,kimsenin haklarini engellemedigimiz surece , ozgurce yasama hakki vardir.Elizabeth Bathory ,soylu ve zengin bir ailede dogdugu ve buyudugu icin herhangi bir kaygisi yoktu.Zamanin dunyasinda kriminoloji kavrami yeterli derecede bulunmamaktaydi.Elizabeth,kucuklugunde yasadigi bazi olaylardan dolayi,oldurmenin serbest bir davranis oldugunu saniyordu.Kafasinda olusan bu vahsi dusunce ve zihinsel sorunlari , onu bu hale getirmisti.Guzellik onun en onem verdigi kavramdi ve yasinin ilerlemesiyle bu ozelligini kaybedecegi gercegi ,onun bu vahsi yaninin olusmasinin onemli bir sebebiydi.Senelerce,hicbir engele takilmadan teroru devam etmisti.Bathory nin zamanlarinda yerlesen aristokrasi ,topraklardaki kanunlari yonetme gorevinden sorumluydu ve suclu kisileri cezalandirma gorevlerinide kendilerinde goruyorlardi.Elizabeth Bathory nin kanunlari cignedigi donemlerde ise zaten kurallar kendi ailesine aitti.Bircok kaynaga gore Elizabeth in yakalanisinin bu kadar uzun surmesi ,onun ailesinin bu kadar soylu olmasindan kaynaklaniyordu.Kontes Elizabeth Bathory ,kendini begenmis ,zihinsel acidan dengesiz bir insandi ve kosullar onun icindeki seytanin ortaya cikmasini saglamisti.Ama tum bunlara ragmen ,zamaninin kanunlari eger onu durdurmaya yonelik olabilseydi , bu kadar kizi oldurebilirmiydi , bilemeyiz…..

GRAND GUIGNOL

GRAND GUIGNOL

https://i0.wp.com/www.weeklyuniverse.com/2003/Grand%20Guignol%203.JPG

The Grand Guignol opened on 13th April 1897 and was situated at 20 bis rue Chaptal in Montmarte, Paris. The Grand Guignol 13 Nisan 1897 ve açılan 20 kadar at Rue Chaptal Montmarte, Paris bulunan oldu. For 65 years – until the Theatre shut in November 1962 – a variety of troupes of actors titillated Parisian audiences with it’s one act performances of murder, mayhem and revenge. 65 yıldır – kadar tiyatro Kasım 1962 kapmak – aktörlerin troupes çeşitli ile Paris kitleler titillated cinayet, kargaşa ve intikam bir hareket gösterileri’s. Every night on stage they performed stabbings, mutilations, beheadings, gouging, tortures & dismemberments in graphic detail to a delighted horrorified viewing audience who would often laugh, cry and faint all in the space of one dark evening. Sahnede her gece de grafik detay kim sık gülmek bir memnun horrorified inceleyen kitleye, ağlamaya stabbings, mutilations, beheadings, gouging, işkence ve dismemberments gerçekleştirilen ve bir karanlık akşamın alan tüm soluk.

The Theatre du Grand Guignol (translated to mean Large Puppet Theatre) had once been a convent but was destroyed in the French Revolution and only the chapel remained. The Theatre du Grand Guignol (Büyük Kukla Tiyatrosu demek için) bir kez ama bir manastır olan Fransız Devrimi yıkılan ve sadece kilise tercüme kaldı. This wooden Gothic auditorium, consisting of a ground floor and balcony, could accommodate almost 300 when full. Bu ahşap gotik salonu, bir zemin kat ve balkon oluşan yaklaşık 300 tam uygun olabilir. The audiences saw the work of many famous playwrights or authors who had there work adapted for the stage and these included Charles Dickens, Rudyard Kipling, Edgar Allen Poe, Robert Louis Stevenson, Mark Twain and Gaston Leroux to name but a few. Bu kitleler birçok ünlü oyun veya yazarlar orada sahne için uygun iş ve bu bir kaç isim Charles Dickens, Rudyard Kipling, Edgar Allen Poe, Robert Louis Stevenson, Mark Twain ve Gaston Leroux dahil oldu ve iş gördüm.

In 1889, the Theatre’s original owner, Oscar Metenier mysteriously disappeared but the performance continued to thrive under various owners and managers. 1889 yılında, tiyatro orijinal sahibi, Oscar Metenier gizemli ama kayboldu performansını çeşitli sahipleri ve yöneticileri altında d devam etti. The change in owner’s also brought in a different style of performance with the group progressing from Morality Plays to a much more gruesome fare. The Theatre’s ideas were based on naturalism and involved turning everyday banal objects into instruments of horror and featured reoccurring themes such as Infanticide, Insanity, Vengeance, Mysterious Death and the Suffering of the Innoncent. Sahibi de performans farklı bir stilde grup Morality kimden ilerliyor ile getirdi’s The değiştirmek çok daha korkunç ücret için çalar. The Theatre fikirlerini doğacılık dayalı ve korku ve aletleri olarak günlük sıradan nesneleri dönüm yer ve çocuk katili gibi temalar reoccurring özellikli , Insanity, İntikam, Gizemli Ölüm ve acı olan bir Innoncent. As well as featuring these common themes in the now notorious Horror Plays they were all performed by the company is Comedies and Sex Farces. De şimdi ünlü Korku bu ortak temalar içeren gibi tüm şirket tarafından yapıldı komedileri ve Cinsiyet Farces olduğunu çalar.

Many of the famous plays performed at the Grand Guignol were written by Andre de Lorde who wrote at least 100 plays for the venue between the years 1901 and 1926. Ünlü oynadığı Grand Guignol at yapılan birçok Andre de Lord tarafından bu yıl 1901 ve 1926 arasındaki mekan için en az 100 oynar misin yazdı. Two of these plays were ‘The System of Doctor Goudron and Professor Plume’ plus ‘A Crime in a Madhouse’. Iki oyun ‘Sistem Doktor Goudron ve Profesör tüyü’ artı ‘in bir suç bir tımarhane. The latter play was written in 1925 alongside Alfred Binet is a two-act tale of horror centring on a lunatic asylum and the insanity felt by it’s inmates who feel threatened by a new addition. Yanında Alfred Binet iki korku bir tımarhane üzerinde merkezleme işlemi masalı ve delilik ile olan yeni bir ek ile tehdit hissediyorum mahkumlar’s hissedilir Sonuncusu oynamak 1925 yılında yazılmıştır. As the play progresses as does the terror… Gibi oyun ilerledikçe olarak terör yapar …

The Grand Guignol has featured in many films over the years ranging from DW Griffith’s ‘On The Telephone’ in 1909 to Neil Jordan’s 1994 blockbuster ‘Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles’. The Grand Guignol birçok filmlerde yıllar DW Griffith’s’ Telefon ‘1909 in Neil Jordan’s 1994 Blockbuster’ Röportaj The Vampire ile geniş bir yelpaze üzerinde özellikli vardır: The Vampire Chronicles’. It is only now this naturalistic style of Theatre has resurfaced in dramatic style as shown in the essential plot and action featured in ‘Fall & Rise’. Sadece şimdi tiyatro bu naturalistic tarzı olarak gerekli arsa ve eylem in ‘Rise & Fall’ özellikli gösterildiği dramatik style resurfaced vardır.

Yazıdaki Çevirme Hatalarından dolayı Gerilimhatti yöneticisi olarak özür dileri.

https://i0.wp.com/images.chapitre.com/ima0/big1/015/6677015.jpg

https://i0.wp.com/www.participations.org/Volume%205/Issue%201%20-%20special/Articles%20in%20Word/Cherry/cherry_figure2.jpg

Dayberakers Vampir Sevenlere Müjde

forum resmi

Konusu

2019 yılında bir salgının neredeyse tüm insanlığı vampire çevirmesini ve vampirleşen dünyadan az sayıda insanın verdiği hayatta kalma mücadelesini konu alan Daybreakers, 2010 yılında vizyona girecek. Ethan Hawke, Willem Dafoe, Sam Neill ve Vince Colosimo gibi iyi bir oyuncu kadrosuna sahip olacak film Avustralya’da çekilecek. 21 milyon dolar bütçeyle çekilen film saf bir korku filmi olmak yerine aksiyon, bilimkurgu ve gerilim öğeleri de taşıyacak.

Caniliğin Doğası

https://i0.wp.com/www.geocities.com/geceyarisi/dsc.jpg

Kendinize sormaya başlayın…

Ben öldürüyor muyum? Ben cinayet işliyor muyum? Ben saf mıyım? Ben varsan cennetlik miyim? Yoksa bu hiç uğrunamı yaşıyorum?Yaşam da nasıl bir yerim var?

Kendinle konuşmaya başla…

Hiç bir katil kendi zevki için öldürmez arkasından konuşanlar vardır. Onu bilirek ya da istemeyerek teşvik edenler vardır.Katiller ölenler ile birlikte cinayette kurban giderler. Önce duyguları sonra vicdanları,hayalleri daha sonra ise yaşamları…Herşeyden mahrum kalırlar. Çünkü bilinç altıları ve duyguları çok kırılgandır. Onları teşvik edenlere çok inanırlar. Katili toplum yaratır. Ama toplumu katil değil o katili yaratan toplum yok eder. Onlar karşımızda masum insanlar başta onları katil olarak yaratır sonra onlara hakaret eder,aşalarız. O zaman toplum suçludur.

Mustafa Türkan/Gerilimhatti admin