Popüler Korku Türü Teen Slasher

Eski sanatsal gerilim filmlerini izleyenler azalmış. Dario Argento gibi sanatsal gerilim çeken yönetmenler unutulmaya yüz tutuyor. Çağımızın yeni modası teen slasherler peki nedir teen slasher?

Slasher film , insanların katledilmelerini ya da korkunç ölümlerini gösteren korku filmlerine denir. 70’li yıllarda ortaya çıkan bu film türü 80’li yıllarda altın yıllarını yaşamıştır. Slasher filmlerinin de bir alt türü vardır.Bu tür ilgi çektiği için ortaya çıkmıştır.Bu alt türün adı ise “teen-slasher”‘dır. Teen slasher, gençlerin öldürüldüğü ya da öldüğü filmlere denir. En iyi Teen Slasher örnekleri;

  • Cadılar Bayramı
  • Teksas Testere Katliamı
  • Elm Sokağı Kabusu
  • 13.Cuma
  • Son Durak

https://i1.wp.com/www.slashfilm.com/wp/wp-content/images/mandy-lane.jpg

  • ÇığlıkTürün başlangıcını büyük usta Hithchcock‘un 1960 yılı yapımı başyapıtı “Sapık”a (“Psycho”) kadar götürenler olsa da türün olmazsa olmazlarından olan ‘gore’ öğesini kazanması 1974 yapımı “Texas Chainsaw Massacre”la gerçekleşti. Gelin 70’lerin ikinci yarısıyla sinema dünyasına damgasını vuran türün bazı klasiklerini hatırlayalım: “Texas Chainsaw Massacre” (1974)
    Tobe Hooper imzalı bu film, gerek yarattığı karakterlerle gerekse gerilimi tırmandırmada izlediği yolla “Halloween” dahil birçok filme ilham kaynağı oldu denebilir. Şiddet dozunu ayarlamadaki başarısı, izleyiciyi kurbanla özdeşleşmeye zorlayan yapısı, sapık katili bir maske arkasına gizlemesi, türün klasikleri haline gelecek filmler dahil olmak üzere birçok filmde taklit edildi. Sapık katilin kullandığı elektrikli testere ise, yalnızca teen-slasher türünde değil, sıradan macera filmlerinde bile bu filme saygı duruşunda bulunmak için kullanılacak bir ikon haline geldi. “Halloween / Cadılar Bayramı” (1978)
    Birçok kişi türün gerçek başlangıcı olarak usta John Carpenter‘ın Halloween‘ini kabul eder. Film, sapık katili her tür sosyal etkiden uzakta, doğuştan kötü olarak çizmesiyle, onun bu hale gelmesinde hem psikolojik hem de sosyolojik her tür açıklamayı dışlar. Kötülük Michael Myers‘ın genlerinde vardır. Bunun dışında, Myers‘ın kadın düşmanı olması, ebeveynlerinin evde olmadığı akşamlarda erkek arkadaşıyla oynaşan genç kızları kurban olarak seçmesi ve onun zulmünden tek kurtulanın daha münzevi (muhtemelen bakire) bir karakter olması, türün izleğini oluşturacak özelliklerden birkaçı. Tabii ki “katilin cesedi filmin sonunda bulunamadıysa”, yönetmenin aklında bir devam filmi olduğunu düşünmemiz gerektiğini bize öğreten de “Halloween” oldu. “Friday the 13th / 13.Cuma” (1980)
    “Halloween”de Carpenter‘ın kullandığı birçok şeyi taklit etmesiyle, “Friday the 13th” (“13. Cuma”), türün kendi geleneğini, kendi şablonlarını oluşturmasına aracılık eden ilk filmdir. “Halloween”deki öyküyü daha çok kan ve cesetle süsleyen film, mekânı Amerikan banliyösünden alıp göl kenarındaki kamp yerine taşımasıyla, doğanın tekinsizliğinden de faydalanıyordu. Filmin türe en büyük katkısı bir koreografiye dönüştürdüğü cinayet sahneleri ve ‘ahlâksız’ gençlerin bu türde yaşama şansları olmadığını izleyicinin zihnine kazıması oldu. Sapık karakterinde anne ile oğul arasında kurduğu bağla “Psycho”ya yaptığı gönderme, türün atası olarak Hitchcock‘u görenler tarafından coşkuyla karşılanmıştı. “A Nightmare on Elm Street / Elm Sokağı’nda Kabus” (1984)
    Freedy Cruger, ‘teen slasher’ türü içinde bizim kuşağın en iyi hatırladığı sapık katildir herhalde. Ne de olsa filmlerini televizyonlarda defalarca izledik ve ölümüne üç boyutlu gözlüğümüzü takarak oturduğumuz sinema koltuğunda tanık olduk. Daha sonra “Scream”i yöneterek tür içinde bir devrime daha imza atacak olan Wes Craven, tür içinde günahkâr gençlerin öldürülmesi şablonunun yerine, ebeveynlerinin hatalarının bedelini ödeyen gençlerin öldürülmesini oturtarak bir ilke imza attı. Ayrıca Freedy‘nin, öldürüldükten sonra bilinçaltına sıçraması ve varlığını orada sürdürmesi, filmi hem farklı okumalara açık hale getirmiş, hem de izleyiciyi de kurbanlar gibi çaresizlik içinde bırakmıştı. Ne de olsa Elm Sokağı’nda geçen gecelerden sonra birçoğumuz Freddy tarafından ziyaret edildik. “Scream”den sonra yeni dönem ‘teen slasher’lar Yukarıda saydığımız klasiklerin tümünün devam filmleri de yapıldı. 80’lerin ilk yarısında, gerek bu devam filmleriyle gerekse yeni yapılan filmlerle tür altın çağını yaşadı denebilir. Ancak, gişede belirli düzeyde başarı elde etmesi nedeniyle, yapımcıların devam filmlerine destek olması ve senaristlerin yaratıcılık krizine girmesiyle ‘slasher’ türü 80 sonlarında düşüşe geçti. Bu düşüş, 1996 yapımı “Scream”e kadar devam etti. “A Nightmare on Elm Street” gibi bir klasikten sonra Wes Craven, Scream filmiyle türde ikinci perdeyi açtı. Bu dönemde öne çıkan filmlerin bazıları: “Scream / Çığlık” (1996)
    “Scream”in senaryo yazarı Kevin Williamson, pekçoğumuzun farkında olduğu bir şeyi kaleme aldı: Korku filmleriyle büyümüş bizler, türün tüm şablonlarına hakimdik artık. Dolayısıyla, sevişirken ölen, katille evinde karşılaştığında nereye kaçacağını dahi bildiğimiz kurbanlar ya da gizemli ve ‘cool’ sapık katiller tatmin etmiyordu bizi. İşte “Scream”, bu ortamda kurban konumundaki karakterlerini de olacaklar konusunda izleyici kadar bilinçli yapmasıyla türe bir yenilik getirdi. Ancak, bu bilinçlilik hali sonucu değiştirmiyordu. Hatta nasıl öleceğini bile bile ölen kurbanlar aracılığıyla film, türün klasiklerine kahkahalarla gülen yeni kuşak izleyiciyle dalga geçiyordu bile diyebiliriz. “Scream”, 90’ların ikinci yarısında ‘korku filmi olduğunun farkında’ olan filmler için bir başlangıç oldu (Hatta “Scream 2”de Craven bunu bir adım öteye taşıyacak ve ‘devam filmi olduğunun farkında olan bir korku filmi’ yapacaktır). “I Know What You Did Last Summer / Ne Yaptığını Biliyorum!” (1997)
    Yine Kevin Williamson imzalı bu film, doğal olarak “Scream”in açtığı yoldan yürüyordu. Filmdeki kurban karakterler, bu sefer korku filmi klişeleri yerine, bu filmlerin birçoğunun dayandığı yerel efsaneler konusunda bilgi sahibiydi. Ama “Scream”de olduğu gibi bilgi sahibi oluşları bir işe yaramıyor, sadece çaresizliklerini perçinliyordu. “Ne Yaptığını Biliyorum” (“I Know What You Did Last Summer”) da “Scream” gibi, hem türün klişelerini, hem onlara kaynaklık eden yerel efsaneleri kullanıyor; hem de izleyiciyi korkutmaya çalışıyordu. Açık olan tek şey, izleyicinin pek korkmadığı. “Urban Legend / Gerçek Efsaneler” (1998)
    Jamie Blanks imzalı “Urban Legend”, tür içindeki filmleri ya da onlara kaynaklık eden efsaneleri değil, internet sayesinde kitle iletişiminin inanılmaz bir hız kazandığı günümüzde, ‘chat’leşirken birbirimize anlattığımız ve ‘bunu başka bir yerde daha duymuştum’ hissi yaratan modern efsaneleri çıkış noktası olarak alıyordu. Filmin sapık katili, bu efsaneleri bilen ve eğlenmek amacıyla sürekli olarak birbirlerine anlatan kurbanlarını yine bu efsaneleri taklit ederek öldürüyordu; dolayısıyla “Urban Legend” da “Scream”in açtığı yolda, kendinin farkında olan bir film olmayı sürdürüyordu. “The Faculty / Fakülte” (1998)
    Senaryosuna yine Kevin Williamson‘ın imza attığı ve Robert Rodriguez‘in yönettiği “The Faculty”, bilimkurgu janrıyla ‘teen slasher’ı karıştırmasıyla dikkat çekiyordu. Don Siegel‘in başyapıtı (daha sonra 1978 yılında Philip Kaufman tarafından yeniden çekilen) “Invasion of the Body Snatchers”taki, uzaydan gelen garip bir yaşam formunun insanların vücudunu ele geçirmesi teması üzerine kurulu film, bu özelliğiyle ‘teen-slasher’larda zaten varolan paranoyayı üst düzeye çıkarmayı amaçlıyordu. Liseli gençlerin, öğretmenlerinin gerçekten öğretmenleri mi olduğu yoksa uzaylı mı olduğu paranoyasını, ‘teen-slasher’lara has bir öldürülme korkusuyla harmanlayan film ilginç bir denemeye soyunsa da eleştirmenler tarafından pek beğenilmedi. Ne yazık ki, “Scream”le başlayan bu ikinci furyanın aktörleri de tarih derslerini pek iyi çalışmamıştı. İlk dönemde türün inişe geçmesini sağlayan tüm hataları tekrarladılar. İlk dönemdeki filmler nasıl “Halloween”ı şablon kabul edip, onu taklit etmeye çalıştıysa bu filmler de gişe başarısını getiren “Scream”in yolunda ilerlemeyi tercih ettiler. Filmlerin senaryolarında ve anlatım yapılarındaki benzerliklerin yanında oyuncu seçiminde de aynı eğilimi gösterdiği gözleniyordu. Hepsi TV’de ünlenen genç yüzleri kullanıyordu. Yüzleri çabuk tüketilemeye çok elverişli olan bu isimler, izleyicinin bu filmleri aynıymış gibi algılamasına yol açıyordu. Ve tabii ki biraz ses getiren her filmin devamı yapıldı. 2000 yılında “Scream 3” vizyona girdiğinde, bu türde yapılmış her şeyi şikayet etmeden izleyen fanatikler bile “Ne izleyeceğimi çok iyi biliyorum, bu filme niye gideyim ki?” havasına bürünmüştü. İlginç olan, filmlerin gittikçe kötüleşmesiyle kurtulma umudu olarak yine klasiklerin görülmesi. Geçtiğimiz sezon izlediğimiz “Korku Bayramı 2 (Halloween: Resurrection)”, “Halloween” hayranlarının da zaten fazla olmayan beklentilerinin- bile karşılamaktan çok uzaktı. Keza, yine geçen sezon, sessiz sedasız vizyona giren “Hasat” da korku filmi meraklıları arasında bile bir kıpırdanma yaratamadı. Yüm bunlar türe dair, yaratıcı bir çıkış umutlarını günden güne azaltırken yapımcıların ve de dağıtımcıların, ısrarla sıradan ‘slasher’lara para yatırması gerçekten ilginç. Bu hafta vizyona giren “Korku Kapanı” (“Wrong Turn”) da maalesef bu sıradanlık halkasına eklenen bir film olmanın ötesine geçemiyor. Israrla teen-slasher alt-türünün üstüne gidenler, “Scream”e kadar yaşanan tıkanmada, pek çok yönetmenin yaptığı gibi, çözümü yine yanlış yerlerde arıyorlar. Türün fanatikleri ise ikinci bir “Scream” vakasının ne zaman gerçekleşeceğini merakla bekliyor…

https://i2.wp.com/img2.timeinc.net/ew/dynamic/imgs/071029/horrormovies/texas_l.jpg

Reklamlar

Fransız Korku Sineması Dalgaları

Fransız sinemasının ‘sanat filmi’ üreten bir zihniyetle sinema külliyatında yer aldığını cümle alem bilir. Ama Frabsa ilk başlangıçlerı olan yüksek tansiyon ile korkuya yeni bir dalga getirdiler. Son örnekleri olan İşkence Odası ile yeni bir soluk getirme çabaları sonuç verdi. Ve olumlu tepkiler aldılar. Peki Ya bu Fransızlar nasıl oldu da korku ikolü yaratma çabasına girdiler. Fransızlar hani aşkan romantizm’den başka bir şey anlamazlardır.

https://i1.wp.com/i40.tinypic.com/a2ghgi.jpg

Ancak ülkenin korku sinemasında altı yılda boy gösteren atılım, bir şekilde geriye dönüp ‘böyle bir yükseliş nasıl olabilir?’ diye sorgulamamıza sebep oluyor. Zira ülke sinemasının geleneğinde kara film olsa da ve hatta George Melies’nin katkılarıyla sayısız fantastik yapıt üretilse de ‘korku’ denince aklımıza gelen ‘önemli yapıtlar’ın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Örneğin kara film üretimiyle dikkat çeken Henri-Georges Clouzot’nun “Şeytan Ruhlu İnsanlar”ı (“Les Diaboliques”, 1955) gotik alt türünün bir örneği olarak türe ucundan dahil edilebilir. Ancak tarihteki en önemli Fransız korku filmi kuşkusuz “Les Yeux Sans Visage”dır (“Eyes Without a Face”, 1960). Georges Franju’nun ilk filmi, bazı kaynaklara göre Fransız Yeni Dalgası’nın milatlarından biridir. Buradan yola çıkınca da ülke sinemasının kaynağında ‘bir korku filmi’nin işlevsel bir rolü olduğunu görebiliyoruz.

FİLMLERE GÖZ ATALIM.

Bence fransızlara bir tebrik borcumuz olmalıdır. Sonuçta ne kadar filmleri pek sevilmesede durmadan ucuz b-movie korkuları ile ayakta durmaya çalışan Fransızlar bir başarı öyküsüne imza attılar. Hadi gelin filmleride inceleyerek fransızların nasıl korku dalgasına girdiği görelim.

Herşeyin başlangıcı bana sorarsanız Yüksek Tansiyon oldu. Yüksek Tansiyon ne kadar güzel ve vurucu bir filmde olsa kendi ülkesinde korkuya öcü gibi bakan insanlardan destek alamadı. Ama bu yinede yurt dışındaki başarısını durduramadı. Peki ama Yüksek Tansiyonun kaynağı neydi? Kaynağına ise 70’ler İtalyan korku sinemasındaki tür kırması örnekleri ve onların stilize görsel yapılarını, 60’ların istismar filmlerini, 70’lerin Amerikan slasher filmlerini alırken, arka planına da elbette ‘Fransız sanat sineması’ geleneğinin alt metinlerini yerleştiriyordu. Zira film, özünde lezbiyen bir aşk hikayesiydi. Ancak bu öykü, slasher, istismar filmi ve splatter film kalıplarıyla anlatılıyordu. Zaten bütün özgünlüğü de buradan geliyordu. Hem psikolojik ve felsefik olarak zengin, hem de korkutucu ve mide zorlayıcı bir filmdi. Eskilerde unutulan İstismar sineması ögelerini günümüze getiriyor ve bizi son derece zorluyordu. Ama yinede modernleşen insanların olaylara modern bakış açısı bir İstismar sineması örneği olmasını engelledi. Ama yüksek tansiyonun son derece güçlü bir film olan Teksas Katliamından güç alarak Kırsal kesimde yaşayan insanların şiddette yakınlığını anlatmayı son derece iyi başarıyordu. Filmin son dakikalarında bizi ters köşeye yatıyor ve akıl almaz finalinde de insanlara kendini sevindiriyordu. Peki ya Yüksek Tansiyondan sonra ne oldu?

https://i2.wp.com/yenisafak.com.tr/resim/site/sinirda0e7f668b0e67cb30by.jpg

3 Sene İçinde Fransızlar Kendi Adlarını Taşıyan Bir Korku Alt Türü Yarattılar. Bunun adına da biz “Yeni Fransız Dehşet Sineması” dedik. Bir kaç pisikolojik gerilim filminden sonra(Kutsal Bakire) sinema filmleri değişmeye başladı. 2006 yılında Sheitan ve Onlar,2007 yılında ise İçerde ve Sınırda bu geleneği sürdürmeye devam etti. Şimdi kısaca biraz onlara da göz gezdirelim. Sheitan el kamerasıyla çekilen kırsal bölgede şeytana tapan insanları anlatıyordu.  Yine kırsal kesine yapılan bir gönderme niteliğinde olan serbest bir deneme olarak görülür. Fakat istismar seviyesi oldukça yüksek tir. Onlar ise yine aynı kırsal bölgedeki şiddeti tema edinip buna gerçek bir hikaye deyip katilin kim olduğunu belli etmeyen bir filmdi. Çoğu kişi tarafından başarılı buldu. Atmosfer olarak gayet başarılıydı. Aslında bölgedeki çocuk çetesine dayanan konusuyla diğer korku filmlerinden kan oranu apacık belli olacak şekilde düşüktü. İçerde Ve sınırda ise bunların arasında en cesuruydu. Ama cinsellik açısından bakılırsa da Sheitan son derece cesurdu. İçerde kapalı mekanda iki kadının mücadelesi anlatan klostrofobik atmosferi ile itelyan filmleri gibi türü belirsiz filmlere sınıfına götürüyor. Film hem kan hem atmosfer bakımından son derece başarılı bir korku filmi sunuyordu. Sapına kadar bir istismar filmiydi.

Sınırda ise içindeki politik göndermeleri ile gerilim filmi başlasa da yamyam nazi ailesini anlatmaya başlamasıyla istismar filmine dönüşüyordu. Kan oranı yine yüksek olan bir yapımdı. İçerde ve sınırda fransız sinemasında korku anlayışı belirlediler. Türler arasında geçişler yapan gore dozu hayli yüksek bir sinema yarattılar.

https://i0.wp.com/sinemaseyret.turkblog.com/public/blogs/sinemaseyret/2009/05/04/i__k.jpg

Fakat fransız sinemasına yenilik getirmiyorlardı. Günümüze bakarsak bu yıl çıkan İşkence odası yüksek tansiyondan sonra en yenilikçi olanıydı. İlk 45 dakikası gerçek şiddet iken devamında pisikolojik-gerilimi andıran atmosferden güç alan bir yapımdı. Çoğu sinema sitesine göre 3 bölümdü. İşkenceden kaçış,evde işkence,işkence seansı…70 lerde gördüğümüz cesur korku sinemacıları şu an 2000 lerin Fransız yönetmenlerinde görüyoruz. Fransız sineması kadınları şiddette kullanan,alt türlerde gezinirken bize değişik duygular yaşatan lezbiyenlik ve pisikolojik temalarını kullanan yeni bir cesur sinemacılık dalgası.

Mustafa Türkan

GRAND GUIGNOL

GRAND GUIGNOL

https://i0.wp.com/www.weeklyuniverse.com/2003/Grand%20Guignol%203.JPG

The Grand Guignol opened on 13th April 1897 and was situated at 20 bis rue Chaptal in Montmarte, Paris. The Grand Guignol 13 Nisan 1897 ve açılan 20 kadar at Rue Chaptal Montmarte, Paris bulunan oldu. For 65 years – until the Theatre shut in November 1962 – a variety of troupes of actors titillated Parisian audiences with it’s one act performances of murder, mayhem and revenge. 65 yıldır – kadar tiyatro Kasım 1962 kapmak – aktörlerin troupes çeşitli ile Paris kitleler titillated cinayet, kargaşa ve intikam bir hareket gösterileri’s. Every night on stage they performed stabbings, mutilations, beheadings, gouging, tortures & dismemberments in graphic detail to a delighted horrorified viewing audience who would often laugh, cry and faint all in the space of one dark evening. Sahnede her gece de grafik detay kim sık gülmek bir memnun horrorified inceleyen kitleye, ağlamaya stabbings, mutilations, beheadings, gouging, işkence ve dismemberments gerçekleştirilen ve bir karanlık akşamın alan tüm soluk.

The Theatre du Grand Guignol (translated to mean Large Puppet Theatre) had once been a convent but was destroyed in the French Revolution and only the chapel remained. The Theatre du Grand Guignol (Büyük Kukla Tiyatrosu demek için) bir kez ama bir manastır olan Fransız Devrimi yıkılan ve sadece kilise tercüme kaldı. This wooden Gothic auditorium, consisting of a ground floor and balcony, could accommodate almost 300 when full. Bu ahşap gotik salonu, bir zemin kat ve balkon oluşan yaklaşık 300 tam uygun olabilir. The audiences saw the work of many famous playwrights or authors who had there work adapted for the stage and these included Charles Dickens, Rudyard Kipling, Edgar Allen Poe, Robert Louis Stevenson, Mark Twain and Gaston Leroux to name but a few. Bu kitleler birçok ünlü oyun veya yazarlar orada sahne için uygun iş ve bu bir kaç isim Charles Dickens, Rudyard Kipling, Edgar Allen Poe, Robert Louis Stevenson, Mark Twain ve Gaston Leroux dahil oldu ve iş gördüm.

In 1889, the Theatre’s original owner, Oscar Metenier mysteriously disappeared but the performance continued to thrive under various owners and managers. 1889 yılında, tiyatro orijinal sahibi, Oscar Metenier gizemli ama kayboldu performansını çeşitli sahipleri ve yöneticileri altında d devam etti. The change in owner’s also brought in a different style of performance with the group progressing from Morality Plays to a much more gruesome fare. The Theatre’s ideas were based on naturalism and involved turning everyday banal objects into instruments of horror and featured reoccurring themes such as Infanticide, Insanity, Vengeance, Mysterious Death and the Suffering of the Innoncent. Sahibi de performans farklı bir stilde grup Morality kimden ilerliyor ile getirdi’s The değiştirmek çok daha korkunç ücret için çalar. The Theatre fikirlerini doğacılık dayalı ve korku ve aletleri olarak günlük sıradan nesneleri dönüm yer ve çocuk katili gibi temalar reoccurring özellikli , Insanity, İntikam, Gizemli Ölüm ve acı olan bir Innoncent. As well as featuring these common themes in the now notorious Horror Plays they were all performed by the company is Comedies and Sex Farces. De şimdi ünlü Korku bu ortak temalar içeren gibi tüm şirket tarafından yapıldı komedileri ve Cinsiyet Farces olduğunu çalar.

Many of the famous plays performed at the Grand Guignol were written by Andre de Lorde who wrote at least 100 plays for the venue between the years 1901 and 1926. Ünlü oynadığı Grand Guignol at yapılan birçok Andre de Lord tarafından bu yıl 1901 ve 1926 arasındaki mekan için en az 100 oynar misin yazdı. Two of these plays were ‘The System of Doctor Goudron and Professor Plume’ plus ‘A Crime in a Madhouse’. Iki oyun ‘Sistem Doktor Goudron ve Profesör tüyü’ artı ‘in bir suç bir tımarhane. The latter play was written in 1925 alongside Alfred Binet is a two-act tale of horror centring on a lunatic asylum and the insanity felt by it’s inmates who feel threatened by a new addition. Yanında Alfred Binet iki korku bir tımarhane üzerinde merkezleme işlemi masalı ve delilik ile olan yeni bir ek ile tehdit hissediyorum mahkumlar’s hissedilir Sonuncusu oynamak 1925 yılında yazılmıştır. As the play progresses as does the terror… Gibi oyun ilerledikçe olarak terör yapar …

The Grand Guignol has featured in many films over the years ranging from DW Griffith’s ‘On The Telephone’ in 1909 to Neil Jordan’s 1994 blockbuster ‘Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles’. The Grand Guignol birçok filmlerde yıllar DW Griffith’s’ Telefon ‘1909 in Neil Jordan’s 1994 Blockbuster’ Röportaj The Vampire ile geniş bir yelpaze üzerinde özellikli vardır: The Vampire Chronicles’. It is only now this naturalistic style of Theatre has resurfaced in dramatic style as shown in the essential plot and action featured in ‘Fall & Rise’. Sadece şimdi tiyatro bu naturalistic tarzı olarak gerekli arsa ve eylem in ‘Rise & Fall’ özellikli gösterildiği dramatik style resurfaced vardır.

Yazıdaki Çevirme Hatalarından dolayı Gerilimhatti yöneticisi olarak özür dileri.

https://i0.wp.com/images.chapitre.com/ima0/big1/015/6677015.jpg

https://i0.wp.com/www.participations.org/Volume%205/Issue%201%20-%20special/Articles%20in%20Word/Cherry/cherry_figure2.jpg

İstismar Sineması

Soldaki Son Ev Sinemlarada boy göstermeye başlarken ne dersiniz şöyle bir istismar sinemasını en ince detayınına kadar incelesek mi ne dersiniz?

İstismar filmlerinin tarihine, alt türlerine ve Tarantino bağlantısına geçmeden önce istismar filmlerini bilmeyenler için önce türü tanımlayalım. Adından da az çok anlaşılabileceği üzere istismar filmleri, sinema seyircisinin seks, şiddet korku gibi konulara olan zaafını sömürmek ve izleyiciyi sinema salonlarına çekebilmek için az bütçeyle çekilen, konunun veya oyunculukların çoğu kez ikinci plana atıldığı, ucuz prodüksiyon ürünlerinin genel adıdır. Sinemanın para getiren bir iş olduğu anlaşıldıktan sonra, ki bu hemen hemen sinemanın doğuşuyla aynı tarihlere rastlıyor, istismar filmleri de beyazperdede boy göstermeye başladı. İstismar filmleri kategorisine girebilecek ilk filmler The Kiss (1896) ve Fatima’s Belly Dance (1897) olarak kabul ediliyorlar. Aslında bu filmlerde kullanılan istismar öğeleri sadece öpüşen bir çift ve göbek dansıydı.

Sinemanın alt türü olarak varlığını sürdürmeye devam eden istismar filmleri, gençlerde asiliğin ön plana çıktığı 1950’li yıllardan sonra çıkışa geçti. Ama asıl patlamayı 1960’lı ve 1970’li yıllarda yaptı. Ülkemizde de o yıllarda çekilen Dünyayı Kurtaran Adam, Kilink, Tarkan, Çirkin Kral gibi avantür filmler ile Barçala Behçet, Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak, Beş Dakikada Beşiktaş gibi seks filmlerini de istismar filmleri arasına eklemek mümkün…

İstismar sineması da kendi içinde alt türlere ayrılıyor. Şimdi bu alt türlere bakalım;

► Blaxploitation, özellikle Amerikan siyahi izleyiciyi hedef alan, başrol oyucularının, yönetmenin, hatta senaryo yazarlarının bile siyahi olduğu filmlere verilen isim. Türün en bilinen filmleri, Shaft (1971) ve Foxy Brown (1974). Dönemin yaratıklı filmleri de türe sadık kalınarak Blacula (1972), Blackenstein (1973) gibi isimlerle yeniden çekildi. Tarantino’nun Jackie Brown (1997) filmi de, türün kraliçesi kabul edilen Foxy Brown filminin de yıldızı Pam Grier’in başrolü oynaması ve siyahi izleyiciyi hedef alması nedeniyle bu türe atıfta bulunuyordu.

► Giallo, İtalyanca sarı anlamına gelen bu kelime, İtalya’da bir dönem sarı seri olarak basılmış olan ucuz (pulp) polisiye/dedektiflik hikayelerinin bolca vahşet ve kan eklenerek sinemaya uyarlanmış haline verilen isimdi. Eurotrash gerilim olarak da bilinen türün en önemli yönetmeni Dario Argento olmasına rağmen bilinen ilk örneği, Mario Bava’ nın La Ragazza Che Sapeva Troppo (1963) filmidir. Ülkemizde içine biraz da seks öğeleri katılmış giallo türünde filmler de çekilmiştir.

►Snuff, bir insanın kamera önünde gerçekten öldürüldüğü iddiasında olan filmlere verilen isimdir. Ama gerçek bir örneği henüz bulunmamaktadır. Deep River Savages (1972) hayvanların gerçekten öldürüldüğü, kanlı vahşet görüntülerinin yeraldığı bir film olarak bu türe yakın bir filmdir. Türün en iyi bilinen örnekleri, uzun bir süre snuff olduğu zannedilen ve Blair Witch filmine de esin kaynağı olan Rugerro Deodato imzalı Cannibal Holocaust (1980) ve film yapımcıları Gualtiero Jacopetti ve Franco Prosperi’ nin sonradan shockumentary (şok edici belgesel) olarak adlandırılacak olan gerçek görüntülerden derleme Mondo (İtalyanca “dünya”) serisi filmleri Mondo Cane (1962) ve Face of Death (1978) filmleridir.

► Gore, kanın su gibi aktığı filmlere verilen genel isimdir. Vahşi cinayetlerin bol kanlı biçimde beyazperdeye yansıtıldığı bu türün bilinen ilk örneği, gore türünün babası Herschell Gordon Lewis’in Blood Feast (1963) filmidir. Dario Argento’ nun afişinde “Bu filmin son 12 dakikasından daha korkunç birşey varsa o da ilk 92 dakikasıdır” tümcesi yazan Suspiria (1977) filmi ve Zombie Holocaust (1979) gore türünün en bilinen filmleridir. Yine Tarantino’nun kankası Robert Rodriguez’le birlikte kotardığı From Dusk Till Down (1996) Tarantino’nun alt türlere olan tutkusunun bir ürünü olarak gore türüne örnek gösterilebilecek bir film olarak Tarantino filmografisindeki yerini almıştır.

► Eurotrash, Avrupa yapımı çöp filmlere verilen bu isim, genel olarak gialloları, gore filmleri, İtalyan zombi filmlerini kapsayan genel bir ifade olarak kullanılıyor.

Genel olarak alt türler bu şekilde tanımlansa da bu türlerin dışında kalan filmler de var. Uyuşturucu, değişim geçirip canavarlaşan hayvanlar, nudizm, eşcinsellik, işkence için kullanılan ev aletleri, naziler, bilim-kurgu temaları, cinsel hastalıklar, kadın hapishaneleri, zombiler ve akla gelebilecek bilimum manyaklık istismar filmlerinde kullanılan diğer temalardan bazıları. Seyirciyi salona çekmek için abartılı film sloganları kullanmak, film afişinde X ibaresine yer vermek istismar sinemasının diğer silahlarından bir kaçı.

Bilgilendirme kısmını burada bitirip işin Tarantino ve Death Proof (Ölüm Geçirmez) kısmına dönelim. Hemen hemen her fırsatta alt türlere olan hayranlığını dile getirmekten geri durmayan Tarantino ve sinemadaki yol arkadaşı Rodriguez, birlikte istismar filmlerinin kalıplarını temel alan bir film yapmaya karar verdiler. 60’lı 70’li yıllarda bu türe ait filmlerin sinemalarda 60-70 dakikalık 2 film halinde birlikte gösterildiğini göz önüne alarak birbirlerinden bağımsız 2 film çeken bu 2 yönetmen, filmlerini istismar filmi oynatan sinemalara verilen Grindhouse ismiyle gösterime sundular. Filmin ilk bölümü Tarantino imzalı Death Proof, ikinci bölümü ise Rodriguez’in Planet Terror filminden oluşuyor. Taranito’nun filmine esim kaynağı olan filmler arasında, Russ Meyer’in filmi Faster, Pussycat! Kill! Kill! (1965), Vanishing Point (1971), The Candy Snatchers (1973), Macon County Linen (1974), Dirty Mary Crazy Larry (1974), Switchblade Sisters (1975) sayılabilir. Rodriguez tarafından çekilen Planet Terror (Dehşet Gezegeni) filmine esin kaynağı olan filmler ise, The Thing (1982), Dawn of the Dead (1978), Zombie Flesh Eaters (1979), Killdozer (1974), Zombie Holocaust (1980), Eyeball (1975).