Taşındık…

www.mustafaturkan.com

Tutku:Hz. İsa’nın Çilesi

Tutku:Hz. İsa’nın Çilesi

Filmin konusunu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Tek cümlelik bir konusu var: İsa’nın son günü. Cesur Yürek ile herkesin beğenisini kazanmış bir yönetmenin yeni filmi için çok daha farklı şeyler söylemek isterdik ama film bu kadar işte. Yahudiler İsa’yı yakalıyor, Roma valisine teslim ediyorlar. Sonra işkence görüyor ve çarmıha geriliyor. Başka hiç bir şey yok filmde. Kutsal metinlerdeki hikaye alınmış aynen perdeye aktarılmış. İşkence sahnelerinin son derece kanlı olması gibi bir durumdan bahsedilebilir tabii. Görsel açıdan da kusur bulmak gerçekten çok zor. Ayrıca filmin İsa’nın konuştuğu Aramice dilinde çekilmiş olması da takdir edilesi bir durum. Fakat anlatım açısından hiç bir şey yok. Hikaye anlatımının berbat olduğu filmin %70′i işkence bölümünde oluşuyor aynı zamanda Vcd aldıysanız alt yazı okumak zorunda kalacağınız  2 saat sizi bekliyor.

Bir de filme farklı bir pencereden bakalım. Mustafa Akad’ın çektiği Çağrı da aynı Tutku gibi dini bir filmdi. Hz. Muhammed’in hayatı ve İslamiyet’in gelişimi tarihi gerçeklere uygun olarak anlatılıyordu. Yani o öykü de yeni değildi, aynı zamanda bir çok din büyüğünden de onay almıştı. Fakat film kendisini çok güzel izlettiriyordu. Sadece inancı kuvvetli müslümanlar değil konudan bağımsız sinema seyircileri bile ilgiyle izleyebiliyordu Çağrı’yı. Peki Tutku öyle mi? Hayır!!! Film için söylenebilecek bir şey var ise o da sıkıcı olduğu. Hep İsa’nın acısı çekiyoruz. İnsanlara gönderme yapmıyor. Hristiyanları doğru yola çağırmıyor. Ders vermiyor,ders vermiyor.

Hikayesi dünya üzerinde milyarlarca insanı etkilemiş, tarihi bir kişiliğin ana karakter olduğu Tutku sadece koyu katolikleri etkileyecek gibi gözüküyor. Keşke Mel Gibson oturup Çağrı’yı izleseydi. İzleseydi de Muhammed’in öyküsünün, hem de ana karakterin hiç gözükmediği bir öykü, inanmayanları bile koltuğa nasıl çivilediğini görseydi.Tutku ne yazık ki sinemasal açıdan bir değer taşımıyor. Bir çok kişinin defalarca izlediği bir filmin yönetmeninden çok daha parlak işler beklerdik açıkcası. Kendisi dini amerikan kanallarında, özel günlerde gösterilecek filmler çekmeyi tercih ediyor anlaşılan. Çağrıyı ne kadar yavan bulsamda görsellik açısından bu filmden kat ve kat daha iyi.

Yasal Uyarı: Filmi 16 yaşından küçük çocukların izlemesi son derece zararlıdır.

Mustafa Türkan

Barda(Evde)

Türklerin şiddetten ne anladığını bilmek ister miydiniz? İşte Barda tamda bunu anlatan bir gerçek hayat öyküsü fakat şimdiden belirteyim karakterler ve olaylar aynı fakat mekan farklı gerçek hikaye evde geçerken bu günümüzde şiddetin yeni mekanı olan barların birinde geçmekte. Barda’nın belki de en önemli başarısı, aynı şehirde dip dibe yaşamalarına rağmen birbirlerine kıskançlık, küçümseme ve nefret gibi duygularla bakan farklı gruplar arasındaki gerilimi ve şiddet potansiyelini gerçekçi bir şekilde ortaya koyuyor olması.Filmin henüz ilk saniyelerinde karşımıza çıkan, gençlerden oluşan ve ailesinden aldığı maaşın yardımıyla eğitimini ve gece hayatını sürdüren grup bu anlamda filmin zayıf yönünü oluşturuyor. Gençlik dizilerini hatırlatan basmakalıp diyaloglar, nedense bütün bir grubun sorunu haline gelen kürtaj ve herkes tarafından yapay bir sevinçle karşılanan evlilik gibi meseleler inandırıcılıktan yoksun olduğu için, Akar’ın filmin girişine çok da özenmediğini gösteriyor.

Fakat ilginç bir şekilde, Nejat İşler‘in liderliğini yaptığı öteki grubun böyle problemleri neredeyse hiç yok. İşler başta olmak üzere, Hakan Boyav‘dan “çırak” Volga Sorgu‘ya kadar herkes özenli bir şekilde yazılmış karakterini başarıyla canlandırıyor. Filmin kendi atmosferi içinde abartılı kaçmayan işkence ve tecavüz sahnelerinin dışında da, filmin itici gücü Nejat İşler’in son derece güçlü oyunculuğu oluyor. Bar ortamını başarıyla değerlendiren İşler, filmin manidar hesaplaşma alanı olan mini futbol sahasında da döktürmeye devam ediyor. Hatta sebepsiz gibi gözüken şiddet eğilimlerinin altında yatan sebepleri bile kendince ortaya koyuyor ve kötülüklerine bir derinlik kazandırmaya çalışıyor.

Filmin gelişme bölümüne yayılan işkence ve hesaplaşma bölümlerindeki esas sıkıntı ise, izleyicinin elektriğini azaltması için düşünülmüş mahkeme sahneleri. Bu sahnelerin ve bütün savcı-avukat görüşmelerinin meselesi açık bir şekilde ceza sistemine dair eleştiriler getirmek olsa da, diyalogların sıradan ve inandırıcılıktan yoksun olduğunu belirtmek lazım. Bu anlamda kamerayı bardan dışarı çıkarmamak ve barın içinde başka rahatlatma alanları keşfetmek daha iyi olabilirmiş. Barda başarılı sayılacak bir yapım izlemeniz lazım.

Yasal Uyarı: Film son derece fazla şiddet ve cinselik ögeleri içermekte olduğunda 18 yaşından küçüklere tavsiye edilmez.

Karanlık Sular – Honogurai Mizu No Soko Kara

Siz de, özel efektlere ya da kan revana dayanmayan o eski, güzel korku filmlerini özlemiyor musunuz? Karanlık Sular, bizi o eski günlere geri götürüyor. Eğer Ringu’yu atmosferini beğendiyseniz. Bu filme de bayılayacaksınız. Yönetmen Hideo Nakata, yazar da Koji Suziki olunca, ister istemez insanın aklına şimdiden birer kült olmuş Ringu ve Ringu 2geliyor. Bu ikili karanlık sularda tüm yeteneklerini sergilemekten çekinmemişler. Ama Ringu iki ile aralarında filmi dikkatli izleyenlerin anlayacağını açıkça birkaç benzerlik var. Öncellikle iki filmde de bol, bol su var. ikisinde de boşanmış bir anne ile çocuğu tüm tehlikelerle başa çıkmaya çalışıyor,

“Ringu” nun o ünlü son sahnesi kadar olamasa da, filmimizin de yeterince rahatsız edici bir sonu var. Artık onu da izleyince görün.Filmde sürekli karşınıza çıkacak kırmızı beslenme çantası,yağmurluk ve su tankı ve hikayesi ile Karanlık Sular tek başına iddaalı bir yapım. Kısaca konudan bahsetmek gerekirse; Yoshimi, kızı Ikuko’nun velayetini almak için kocasıyla giriştiği çirkin savaş yüzünden yorgun düşmüş, genç bir anne. Bütün bunların yanında Yoshimi’nin geçmişinde, çocukken annesinin ihmali yüzünden oluşmuş, ama tedavi sonrası iyileşmiş bir ruhsal rahatsızlık vardır, kocası da bunu ona karşı kullanmaktan çekinmez. Yoshimi, kızına iyi bir yuva sağlayabilmek için onun okuluna yakın bir eve taşınmaya karar verir, zaten paraları da ancak ona yetmektedir. Taşındıkları ev oldukça eskidir, tavanında da giderek genişleyen bir sızıntı vardır, ancak anne-kız mutludur. İlerleyen günlerde ise her şey değişmeye başlar, Ikuko, o izbe apartmanda sürekli kaybolmaktadır, bir gün elinde kırmızı bir çantayla döner. Yoshimi, çantayı atar, ancak çanta bir türlü kaybolmak bilmez, sürekli en beklenmedik anda karşısına çıkar. Yoshimi’nin zaten kocası ve mükemmel anne olma sorumluğu tarafından zorlanan akıl sağlığı iyice tehlikeye girer. Bir de Ikuko, sarı bir yağmurluk giyen gizemli bir kızla karşılaşması sonucu komaya girince, Yoshimi iyice deliğinin sınırlarında yürür, sonundaki o büyük seçime kadar kızını ve kendi canını kurtarmak için her şeyi yapar.

Filmin tek sevmediğim yönü yönetmen bir klişeye sadık kalmaya çalışmış “Her ev yaşıyor ve evlerin hikayeleri var” Fakat bu pek göze batması gereken bir şey değil. Çünkü klişeyle birlikte konsepti çok güzel kullanmış. Bize Japon aileleri hakkında fikrini de anlatan yönetmenin bu filmi uzun süre aklınızda kalacak. Mesela eleştirilere göre filmde kullanılan 7 katlı apartmandaki çoğu dairenin boş olması insanlar arasında yozlaşmanın simgesiymiş. İnsanların birbirinden ayrılmasını gerçekten güzel anlatmış. Oyunculukları hakkında konuşmaya gerek yok. Oyunculuklar gayet iyiydi. Filmi izledikten sonra gerçek her ne olursa olsun, filmin dramatik yanı, gerilim yanını o kadar iyi desteklemiş ki, korkunun yanı sıra, zavallı bir annenin hüznünü de yüreğinizin ta içinde hissediyorsunuz. Hideo Nakata bu film ile j-korku türünün yeni can damarı olmuş. Çok güzel bir uzak doğu korkusu izlemek isteyenlere sık ve zeki bir film daha…

Mustafa Türkan

Katil İchi

Japon sinemasının uçlarda gezinmeyi görev edinmiş yönetmeni Takashi Miike’nin, şiddet ve “takıntılı” bir cinselliğin ağır bastığı 70’e yakın filmden oluşmuş filmografisi incelendiğinde, yönetmenin, bugüne kadar “kabul görmüş” hiçbir sinema kuralına itibar etmediği açıkça görülür; onun sineması, “politik olarak doğru” tüm bariyerlerin yıkıldığı, daha önce hiç kullanılmamış tuhaf fikirlerle dolu, kendi gerçekleriyle dalga da geçebilen satirik bir eğlenceye benzer. Yani anladığınız üzere Japon sinemasının en arızalı yönetmenlerinden biridir. Kimi ne göre şarlatan olsa da Takashi Miike sınırları zorlayan zeki ve dahi yönetmenlerden biridir. Katil Ichı filmi de bu yönetmenin bütün zekâsının ve dehasını harcayarak oluşturduğu sıra dışı bir sinema şaheseridir. Filmin konusundan kısaca bahsetmek gerekir ise;

Şiddetin bir erdem olarak ve ahlaki çöküntünün ise bir yaşam tarzı olarak benimsendiği dünyaya hoşgeldiniz… Shinjukunun yer altı dünyası ve aynı zamanda sadist bir yakuza tetikçisi olan Kakiharanın şehrinde meydana gelen olaylar nefesinizi kesecek. Kakihara patronunu öldüren kişiyi bulmak üzere durmaksızın yer altı dünyasının altını üstüne getirir. Meydana gelen olayların arkasındaki beyin ise Japon çetelerini birbirine düşürmeyi başarmış olan eski bir polis olan Jijiden başkası değildir. Elindeki en büyük kozu ise uçurumun eşiğindeki ruhsal bozukluğu had safhada olan bir kaçıktır. Söz konusu deli adam, katil Ichiden başkası değildir ve katil Ichi ile Kakihara arasında gelişen olaylar kısa sürede caddeleri kan gölüne çevirir.

Kakihara ilginç bir karakter. Şiddeti sevgiyle bütünleştiriyor. Ona göre karşısındakinin çektiği acıya ortak olmadan, ona mümkün olduğunca çok acı çektirmesinin temelinde aşk var, tutku var aslında o şiddete âşık. Hem acıyı çekmek hem de acı vermek anlamında.
Ichi ise ondan da ilginç bir tip. İnsanları parçalara ayıran, girdiği mekânı katliam alanına çeviren bir insan düşündüğünüzde aklınıza kim bilir nasıl korkunç görüntüler geliyor. Oysa bizim Ichi tıfıl, neredeyse lise öğrencisi zannedebileceğiniz, ona güzel bir şey söylediğinizde size sevimli, sevimli gülen biri.

Bazen Michael Haneke gibi rahatsız etmek için mi bu kadar rahatsız edici öğeler kullanıyor yoksa kendi stilimi diye düşündüren yönetmenin şimdiden çoğu filminin kült olacağını konusu konuşuluyor. Bu filmi de kendi tarzını yaratan hayatta sansür yoktur sözünü üstünü çize, çize bize anlatan sıra dışı bir filmi. Filmde sapkın ve dehşet edici kanlı görüntüleri haddinden fazla karikatürize etmiş. Film son derece sert bir kara mizaha sahip örnek vermek gerekirse filmlerindeki bazı sahnelerin beynin açılıp çiçek gibi sulanması ya da bir insanın kasap çengelleri tarafından asılıp sırtında karides pişirilmesi olabilir. Daha fazla içeriği anlatmadan diyelim ki Takashi Miike son derece başarılı bir yönetmen şiddetin bir erdem olarak ve ahlaki çöküntünün ise bir yaşam tarzı olarak benimsendiği bir dünyayı en iyi anlatan sıra dışı bir yönetmen… Soluk soluğa izleyeceğiniz bir film

Mustafa Türkan

Ziyaretçiler SonYılların En başarılısı

Öncellikle sinemaya dönüşünü ziyaretçiler filmi ile yapan Liv tyler’a hoş geldin demek isterim. Liv Tyler’ın başrolde oluşu da güzellerin ve yakışıklıların kaderi olan “rolün hakkından gelebilir mi ki” sorusunu gündeme getiriyor bu filmle ilgili. Fakat filmi izleyince yönetmenin bu bebek yüzlü kızımızı niye seçtiğini anlamak zor olmuyor. Tyler, dehşeti ve çaresizliği oldukça başarılı mimiklerle hayata geçirmiş, ağlamaklı bakışlar o bebek suratta çok doğal durmuş. Yapı olarak da iri olduğundan, kaçmak, kendini korumak gibi efor gerektiren durumları iyi kurtarmış.

Filme geri dönecek olursak, konu itibariyle “Diğerleri” benzeri olduğunu duyarak gitmiştim ama tek benzerlik bir evin içinde bitmek bilmez bir gerilimle saklambaç oynayan ve birbirlerine korku saçan insanlar, diyebiliriz. Bu benzerliğin dışında “Diğerleri” gibi başarılı bir filmle aynı kefeye konacak nitelikte olmasa da, “Ziyaretçiler”, korkutmayı, germeyi hedefliyor ve bunda da başarılı oluyor.

Filmin başlarında küs olduğunu anladığımız çifti görüyoruz.Ama çiftin üzerine odaklanmıyor. Bu anlamda gereksiz karakter analizlerine girmemesi ve işimize yaramayacak bilgiler vermemesi gerçekten de bir artı filmle ilgili. Çift en gergin anda çaresizce çıkış yolu ararken, erkeğin kadına geçmişte söylediği küçük bir yalan ortaya çıkıyor ki, bu detay belki biraz da geçmişle ilgili bilgi verelim diye konmuş ama buradan yönetmeni temin ederim ki o detayı vermese bile olurmuş.
Ama olsun fazla ayrıntı göz çıkarmaz.

Müzik, ses efektleri, klişe de olsa her zaman etkili olan birkaç detay (sallanan boş bir salıncak, arkasından ne çıkacağı belli olmayan perdeler…) bir araya gelince gerçekten de her anında diken üstünde oturtan bir korku filmi yapmayı başarmış yönetmen.Shyamalan’ın etkilerini gördüğüm bazı sahneler bana gerilim yaratmak adına fazla yapay gelmiş olsa da (bisikletli çocukların daha ortada hiçbir şey yokken suskun ve gergin halleri gibi…) Shyamalan yapınca nasıl bazı şeyler nedensiz niçinsiz kabul ediliyorsa bence geç yönetmen Bryan Bertino’ya da bu filmde bu hakkı tanıyalım derim. Son yılların en iyisi olduğunu düşünüyorum. Ve sitede bulunan en iyi 50 korku filmi listesini zorlar.

Aslan İle Kuzunun Aşkı

Her zaman güzel bir konu olan vampir edebiyatı her yıl yeni eserlerle güçlendirilmekte. Son yıllarda bu türden nemalanan bir isim de Stephenie Meyer oldu. Ve galasıyla birlikte sinema tarihinin en iyi filmi geliyor dedik. Fakat Twilight o kadar başarılı bir film olmasa da. Gençlere kendini sevdiren Fan yaratan bir film ve 5 kitaplık bir seri olmaya başardı. Bunun üzerine gençlik-korku türünde olan bu filme bir göz atalım dedik.

http://teenhollywood411.files.wordpress.com/2009/04/021908_twilight.jpg

Konumuza bakacak olursak Bella Swan (Kristen Stewart) annesini bırakıp polis olan babasının yanına, ufak bir kasaba olan Forks şehrine taşınır. Okulun ilk gününde pek de iyi bir etki bırakmayan Şehrin hekiminin küçük oğlu Edward Cullen(Robert Pattinson) ile ilerleyen günlerde nefretten aşka dönen ilişkileri Cullen ailesinin sırrını öğrenince daha da derinleşir. Cullenlar bu güneş görmeyen şehirde insanlara bulaşmadan sonsuz yaşamlarında huzur arayan bir vampir ailesidir. Ancak şehre yeni bir vampir grubu gelmiş ve dost canlısı kasabalıları tek tek avlamaya başlamıştır. Bu grubun en piskopatı James, Bella’nın Cullenlar tarafından sahiplenildiğini anlayınca kızın peşine düşer ve heyecanlı(!!) bir kovalamaca başlar. Filmin son 20 dakikasında başlayan aksiyon aksiyon seven sinema seyircisi ne kadar bu filmden geri itse de sonuçta şuana kadar yapılmış en iyi vampir filmi olduğunu altını çizerek söylemekte fayda var. Sonuçta başrolde oynayan aşıkların gerçek hayatta sevgili olmaları romantik sahneleri gerçekçi kılmış.

https://i0.wp.com/www.hotgothiclayouts.com/twilight/twilight-16.jpgFilmin ana karakteri Bella’yı oynayan Kristen Stewart çok yerinde bir seçim. İlk bakışta vurulacağınız bir güzelliği yok. Normal bir genç kız. Romanda verilen sakar kız imajını da çok iyi yansıtıyor. Onun için ona bir tebrik lazım. Robert Pattison’da oyunculukta Kristen’dan geri kalmıyor. Özellikle onun seçilmesini kızları sinemaya bağlamaya çalışma hareketi olarak görüyorum özellikle 16-17 yaşındaki kızların bağırtılarınıda duymak mümkün.

Twilight’da da gün ışığına çıkma olayı değiştirilmiş normalde gün ışığında yanan vampirler  güzellik maskeleri düşen ve gerçek yüzlerini gösteren yaratıklara dönüştürülmüş. Ama bence gayet güzel olmuş ki klişelere takılı kalmaması lazım olan bir filmdi zaten. 373 milyon hasılat yapmış bir film olarak diyorum yılın en iyi iş yapan filmi.Şans vermeniz lazım. Sonuçta gençlere yönelik bir film gençler beğendiyse bize laf söylemek geçmez. Yıldızlı peki veriyorum Alan ile kuzunun aşkına.

Mustafa Türkan